Resim sanatı, özlem, duygu ve düşüncelerin belli estetik kurallar çerçevesinde iki boyutlu bir düzlem üzerine yansıtılmasına dayanan sanat dalı.
Resimde hacim, mekan, hareket ve ışık etkileri, resimsel ögeler aracılığıyla elde edilir; bunlar biçim,çizim,
Drawing, design, graphy renk, ton farklılıkları, doku özellikleri vb’dir.
Öğelerin çeşitli biçimlerde bir araya getirilmesi resmin kompozisyonunu oluşturur.
Renk, ışığın değişik dalga boylarının gözün retinasına ulaşması ile ortaya çıkan bir algılamadır.
Bu algılama, ışığın maddeler üzerine çarpması ve kısmen soğutulup kısmen yansıması nedeniyle çeşitlilik gösterir ki bunlar renk tonu veya renk olarak adlandırılır.
Kompozisyon gerçek ya da gerçek dışı olay ve olguları anlatmaya, bir öyküyü betimlemeye ya da yalnızca soyut görsel imgeler yaratmaya olanak verir.
Eski kültürlerde toplum üretilecek resimlerin konusunu, tekniğini, biçimini, malzemelerini denetim altında tutar, yapıtların s niteliğini (örn. dinsel, bezemeci, eğitsel, eğlendirici vb) belirlerdi.
Ressamlar yaratıcı bir sanatçıdan çok becerikli bir zanaatçı gibi görülürdü.
Daha sonraları Uzakdoğu’da ve Rönesans Avrupasında bağımsız sanatçılar çıkmaya başladı.
Bunlar yapıtlarının altına adlarını yazıyor, taşanın da ve bazen de konu seçiminde söz sahibi oluyor,
işverenleriyle (koruması altında çalıştıkları kişiler) kişisel ilişki kuruyor, toplumda saygı görüyorlardı.
19.yüzyılda sanatçıya sürekli bir çalışma ortamı sağlayan işverenler giderek yok olmaya başladı.
Sanatçılar topluma yalnızca galeriler ve müzeler aracılığıyla ulaşabilir duruma geldiler.
Artık yaşamlarını ödüllerle ya da devletten ve sanayi kesiminden aldıkları siparişlerle sürdürüyorlardı.
Değişen bu ortam içinde sanatçılar kendi anlatım dillerini geliştirme, yeni ve alışılmadık biçim, malzeme ve teknikleri deneme özgürlüğüne kavuştular.
Özellikle Batı sanatında egemen olan, geleneksel sınırları sürekli zorlama eğilimi, art arda yeni üslupların ortaya çıkmasına yol açtı.
Sanatla ilgili yayınların artması, gezici sergilerin düzenlenmesi, sanat merkezlerinin kurulması da bu olguyu destekleyen başka etkenler oldu.
En sonunda beklenen oldu; Neandertaller tarafından yapılmış ve bilinen eski mağara resimleri bulundu.
İspanya’da, 65.000 yıllık şimdiye kadar bilinen en eski mağara resimleri bulundu ve bunları modern insanlar değil, Neandertaller yapmış!
İspanya’daki La Pasiega mağarasında merdiven şeklindeki bu resim
64.000 yıldan eski ve Neandertaller tarafından yapıldı. C: P. Saura
İspanya’da bulunan en az 64.800 yıllık mağara resimleri, modern insanların
Avrupa’ya gelmesinden yaklaşık 20.000 yıl öncesine tarihleniyor; yani Neandertaller tarafından yapılmış.
Dünyanın bilinen en eski mağara resimleri, modern insanlar değil, Neandertaller tarafından yapıldı.
Yani soyu tükenmiş kuzenlerimiz, kültür yaratamayan yabaniler tanımlamasından çok uzaktı.
İspanya’daki üç arkeolojik alandaki mağara resimlerine yapılan yüksek teknolojili analizler,
Bu resimleri en az 64.800 yıl öncesine, yani modern insanlar
Afrika’dan Avrupa’ya gelmeden 20.000 yıl öncesine tarihledi.
Bu durum, mağara sanatını önceden düşünülenden daha eski olduğunu gösteriyor ve
Neandertallerin, insan kültürünün temel taşlarından olan sembolizma kapasitesine sahip olduğunun en güçlü kanıtını sağlıyor.
Mağara duvarına yapılmış bir Neandertal eli size merhaba diyor! C: H. Collado
Araştırmanın eş yazarı Alistair Pike, “Bulgular, Neandertallerin sembolizma gücü olmayan bir mağara insanı olduğu düşüncelerini tam tersine çeviriyor.” diyor.
“Resim yapmak, her zaman çok insani bir etkinlik olarak görülen bir eylemdir, eğer Neandertaller bunu yapıyorsa onlar da tıpkı bizim gibi demek oluyor.”
Daha önce bazı arkeologlar, Neandertallerin karikatürize edilmiş mağara insanlarından daha karmaşık olduklarına zaten inanıyordu,
Ancak bugüne kadar elde edilen kanıtlar herkes için ikna edici değildi.
Ancak yeni yayımlanan makalade, İspanya’daki üç mağara alanından elde edilen veriler, tüm aksi görüşleri yıkacak cinsten sağlam birer kanıt sunuyor.
Solda, La Pasiega mağarasındaki merdiven benzeri resim,
Kırmızı yatay ve dikey çizgilerden oluşuyor.
Sağda, 1913’te bir arkeolog tarafından yapılmış resmin kopyası. C: C.D Standish, A.W.G. Pike ve D.L. Hoffmann
La Pasiega, Maltravieso ve Ardales’teki bu mağara sanatları; çizgiler, noktalar, yuvarlaklar ve el şablonlarını içeriyor.
Tüm bunları oluşturmak, pigmentleri karıştırmak ve uygun sergileme yerleri seçmek gibi özel becerilere sahip olmayı gerektiriyordu.
Bilim insanları, resimlerin yaşını belirlemek için uranyum izotoplarının toryumdaki radyoaktif bozunumuna dayanan kesin bir tarihleme sistemi kullandılar.
Bu işlem, analiz için resimlerden birkaç miligram kalsiyum karbonat tortusunun kazınmasını içeriyordu.
Neandertallerin nesli yaklaşık 40.000 yıl önce tükendi ve bu süre içinde doğrudan atalarımız Avrupa’ya ulaştı.
Neandertallerin neden yok olduğu hala kesinlik kazanmış değil.
Teoriler arasında iklim değişimine uyum sağlayamama ve modern insanlarla yaşanan rekabet var.
Resimin öğeleri:
Resmin biçimsel tasarımı çizgilerin, biçimlerin, renklerin, tonların, doku özelliklerinin anlatımcı bir düzen içinde bir araya getirilmesiyle oluşur.
Renklerin ve imgelerin bir araya getirilmesi içerik açısından betimsel ya da simgesel anlamlar taşıyabilir.
Ama bir duyguyu, uyumu, gerilimi ya da mekan, hacim, hareket, ışık gibi görsel kavramları yansıtmada, içerikten çok renk ve biçimin ilişkisi önem kazanır.
Çizgi, içerdiği anlatım gücüyle resmin önemli ögelerinden biridir,
Yineleme ya da karşıtlık duygusu uyandırmak amacıyla kullanılır.
Çizgilerin arasındaki alanların değişik renk ve tonlarla boyanması ise hacim, ağırlık, mekan içindeki konum, doku gibi nitelikleri belirler.
Biçim ve kütle de kompozisyonun oluşmasında önemli bir ögedir.
Çocukların, içgüdüsel olarak gördüklerini geometrik biçimlerle ifade etme yöntemini
Paul Klee ya da Jean Dubuffet gibi bazı çağdaş sanatçılar da benimsemiştir.
Bir kare ya da daire, bakışı kendi merkezine doğru çeker. Bir ikizkenar üçgen sağlamlık duygusu uyandırır,
Buna karşılık tepesi üstünde duran bir üçgen dengesiz bir durumu belirtir.
Elipsler, paralel kenarlar, dikdörtgenler süreklilik, durağanlık duyguları verir.
Biçim ve kütleler arasında kalan boşluklar da kompozisyona katkıda bulunacak biçimde değerlendirilir.
Bir başka resim ögesi olan renk bir çok üslupta bezeme ve betimleme amacıyla kullanılmıştır.
Üç temel renk kırmızı, mavi ve sarıdır; bütün öteki renkler bunların karışımlarından türer.
İkincil renkler mor, turuncu ve yeşildir; bunların temel renklerle ve birbirleriyle karıştırılması çeşitli ara renklerin ortaya çıkmasına yol açar.
Ton bir rengin görece koyuluk ya da açıklık derecesi ya da değeridir.
Örneğin Rembrandt koyu, Claude Monet ise açık tonlar kullanmışlardır.
Her rengin bir de karşıtı vardır.
Temel renklerin karşıtı, öbür. iki temel rengin karışımından elde edilen ikincil renktir. Buna göre kırmızının karşıtı yeşildir.
Renkler tek başlarına ya da ikili üçlü kümeler halinde kullanıldığı zaman farklı etkiler yapar,
Olduklarından daha açık ya da daha koyu, daha sıcak ya da daha soğuk görünürler.
Rengin karmaşık dinsel ya da simgesel anlamları herkesçe kolayca anlaşılmazsa da,
Bazı renklerin bileşimlerinin yarattığı uyum ve uyumsuzluklar herkes tarafından, farklı derecelerde de olsa algılanır.
Ressamlar rengin bu ve benzeri özelliklerini bilinçli ya da içlerinden geldiğince kullanarak farklı görsel algılamalar,
Hatta yanılsamalar yaratır ve bunları bir anlatım aracı s olarak kullanırlar.
Nesnelerin yüzleri pütürlü ya da parlak, girintili çıkıntılı ya da düz olabilir.
Bu özellik resmin dokusal niteliklerini belirler.
Alm. Ellipse (f). Fr. Ellipse (m), İng. Ellipse.
Verilen iki noktaya uzaklıkları toplamı sabit olan noktaların geometrik yeri.
Verilen bu iki noktaya “elipsin odakları” denir. Elips, aynı zamanda bir koni ile bir düzlemin ara kesitinden ibaret olan kapalı ikinci dereceden bir eğridir.
Hint ya da sezindirme, ima; belirti, işaret; yararlı öğüt,ima etmek, dokundurmak,
Sezindirmek, çıtlatmak İslam sanatı gibi bazı bezemeci sanat türlerinde doku, geometrik ögelerin yinelenmesiyle elde edilir.
Batı sanatında ise, özellikle İslam, Allah’ın insanlara Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile gönderdiği son ilahi dindir.
Arapçada seleme (Allah’a tamamen bağlanmak) kökünden gelen İslam sözcüğünün
Türkçe anlamı “Allaha ve onun buyruklarına kayıtsız şartsız inanan” demektir.
Bu kelime aynı zamanda, Hz. Muhammed aracılığıyla ilkeleri bildirilen ve Müslüman adı verilen
(Arapça İslamlığı kabul eden anlamına, müslimden)
600 milyon insanı bünyesinde toplamış büyük bir dinin de adıdır.
Orta çağda doku, dökülmüş yapraklar, yağan kar ve kuşların uçuşu; gibi doğadan alınan ögelerin yinelenmesiyle verilir.
Orta çağ:
Milattan Sonra 5. yüzyıl ve 13. yüzyıllar arasını kapsayan dilimin adı.
Bu kelime 17. yüzyıldan beri Avrupa tarihi söz konusu olduğunda, kullanılmaya başlanmıştır.
Bu kavram, genellikle insanların öznel bilincinde biçimlendiği için kesin başlangıç ve bitiş noktalarından söz edilemez.
Ancak, bütün bu nedenlere rağmen, tarih kitaplarında
Roma imparatorluğunun bölünme tarihi (M.S. 395) yada son
Batı Roma İmparatorluğunun düşüş tarihi (476) gibi Noktacılık tekniğinde kullanılan küçük fırça vuruşlarıyla elde edilen yüzeylerde de ışıltılı bir doku görülür.
İki boyutlu bir yüzey üstünde hacim ve mekan duygusu uyandırabilmek için perspektif kurallarını uygulamak gerekir.
İnsanlar nesnelerin kendilerinden uzaklaştıkça küçüldüğünü, paralel çizgilerin bir noktada kesişir gibi göründüğünü,
Düzlemlerin birbirine yaklaşır gibi olduğunu gözlemişler, bunu da kağıt ya da tuvale aktarmaya çalışmışlardır.
Buna karşılık çocuklar ve “ilkel” insanların mekan algılayışı bütünüyle farklıdır (bak. ilkel sanat).
Onların resimlerinde nesneler birbirinden bağımsız birimler olarak ele alınır;
Her biri, onu en iyi anlatacak bakış açısıyla verilir; hatta görece önem taşıyan nesne ya da figürler ötekilerden daha büyük gösterilir.
Aynı uygulama Rönesans öncesi Batı sanatında da bazı dinsel konulu resimlerde görülür.
Çok bakış açılı mekân anlayışı birçok resim üslubunda kullanılmıştır.
Örneğin, Eski Mısırlılar figürün baş ve ayaklarını yandan, gözlerini ve gövdesini ise önden göründüğü gibi çizmişlerdir.
Rönesans öncesi Avrupa resmi ile İslam minyatürlerinde de benzer bir derinlik uygulaması kullanılmıştır.
Minyatürlerde dikey yüzeyler karşıdan göründüğü gibi, yatay yüzeyler ise plan biçiminde, sanki tepeden görünüyormuş gibi çizilir.
Bu da minyatüre alışılmadık bir üst üste binmişlik duygusu verir. 19. yüzyılın sonlarına doğru Cezanne,
Rönesans’tan beri kullanılan resim mekanını değiştirmiş,
Yatay düzlemleri eğik bir eksende vererek, dikey yüzeylerin resim yüzeyinde öne doğru çıkmasını sağlamış ve derinlik etkisini yüzeyler aracılığıyla yaratmıştır.
Cezanne’ın bu uygulaması daha sonra kübist ressamlarca daha da ileriye götürülmüş, nesnelerin bütün yüzeylerinin görüntüleri birbirini izler biçimde verilmiştir.
Günümüzde mekan yaratmada kullanılan bu algısal ve kavramsal yaklaşımlar bazen aynı kompozisyonda birlikte de yer alır.
Ressamlar çok eski zamanlardan beri iki boyutlu bir düzlem üstünde zaman ve hareket duygusu uyandırmaya çalışmışlardır.
Bunların en bilinen örneklerinden biri dizi resimler, bir başkası ise, bir defterin yapraklarının çevrilmesinde olduğu gibi, birbirini izleyen görüntülerdir.
Hem Doğu’ da, hem de Batı’da sanatçıların bir öykünün çeşitli aşamalarını aynı resmin içine yerleştirdikleri görülür.
Kübist ressamlar zaman duygusunu, ele aldıkları nesnenin içinde bulunduğu mekânla ilişkili olarak işlemişler,
Gelecekçiler de bu noktadan yola çıkarak ağır çekim filmlere ya da hareket halindeki bir nesnenin arkasında bıraktığı izleri de gösteren
Fotoğraflara benzer resimler üretmişlerdir.
Bir resmin tasarlanmasında çeşitli ilkeler uygulanabilir. Anlatılmak istenene göre simetrik olan ya da olmayan, derinlik duygusu güçlü ya da güçsüz olan,
Geometrik ya da doğal biçimlere ağırlık veren, ele aldığı nesneler arasında altın oran gibi ilişkiler kuran ya da kurmayan,
Gerilim yaratan ya da yaratmayan düzenlemeler yapılabilir.
Resim malzemesi:
Resimde çok çeşitli malzemeler kullanılabilir.
Önce üstüne resim yapılacak yüzey belirlenir. Bu, kağıt, karton, mukavva, kontrplak, ahşap gibi görece katı bir yüzey olabilir.
Dokunmuş bir kumaş ya da muşamba gibi daha yumuşak bir yüzey de seçilebilir.
Duvarlar, cam yüzeyler (vitray) ya da seramik (vazolar) üstüne de resim yapılabilir. Bir yüzeye, üstünde görünebilecek biçimde boya uygulanır.
Boyalar bitkilerden, metal ve minerallerden, bazen de hayvanlardan elde edilebildiği gibi, yapay olarak da üretilebilir.
İlk boyalar yanmış dal ya da kemik artıklarından yapılmıştır.
Çini mürekkebi de isten elde edilir. Boyalar katı olarak da, su ya da başka bir sıvı içinde eritilerek de kullanılır.
Uzun süre yumurta akı ya da şansı (bak. tempera) katılarak üretilmiş sulu boyalar kullanılmıştır.
Yağlı boya, ince öğütülmüş toprak boyalarla keten tohumu yağının (beziryağı) kolay sürülebilen bir macun kıvamına gelinceye kadar yoğrulmasıyla yapılan bir boya türüdür.
Çeşitli sulu boyalar da boyar maddenin arap zamkı ve öd ile karıştırılmasıyla yapılır ve kullanılırken suyla yumuşatılır.
Sulu boya, uygulandığı yüzeyi tümüyle örten yağlı boyaya karşılık altındaki yüzeyin dokusunu ya da daha önce sürülmüş boyayı gösteren bir boya türüdür, fırça izi bırakır.
Guvaş ise suda eriyen, çabuk kuruyan ve sürüldüğü yeri fırça izi bırakmadan örten bir boyadır.
Günümüzde yapay malzemelerden üretilmiş boyalar da kullanılır.
Bunların en önemlileri boya tozlarının akrilik reçinelerle karıştırılmasıyla yapılanlardır.
Yağlı boyanın bazı özelliklerini taşıyan bu boyalar çabuk kurudukları,
Fırça izi bırakmadıktan, mat ve sudan etkilenmeyen bir yüzey oluşturduktan, esnek, dayanıklı ve kolay temizlenebilir oldukları için seçilir.
Kuruduktan sonra ve zaman içinde renkleri koyulaşmaz.
Bu boyaların yanı sıra, görece katı çubuklar biçiminde üretilmiş çeşitli mum boya, pastel, renkli tebeşir türleri vardır.
Alkolde ya da suda eriyen boyaların kullanıldığı keçe uçlu kalemler de bunlara eklenebilir.
Boyaların resim yapılacak yüzeye uygulanma biçimleri de çeşitlidir.
Hem yağlı, hem de sulu boyada kullanılan en yaygın yöntem boyanın fırçayla sürülmesidir. Bundan başka mala, ıspatula, sünger, merdane gibi araçlar kullanılır.
Çeşitli püskürtme, akıtma, damlatma, fışkırtma, fırlatma yöntemleri de vardır.
Kuru boyalar ise resim yüzeyinde iz bırakacak biçimde kağıda sürtülür.
Tüy, kamış, çelik uç gibi sert bir araç, sulu bir boyaya batırılır, sonra bir yüzey üstünde dolaştırılırsa, boya görece ince bir çizgi biçiminde yüzeye aktarılmış olur.
Boyaların yüzeye uygulanması sırasında cetvel, gönye gibi yardımcı araçlar da kullanılabilir.
Bir kompresör aracılığıyla boya püskürtmeye yarayan pistoleler günümüzde iyice küçülerek kalem gibi kullanılır duruma gelmiştir.
Tarihsel gelişme:
Resim sanatının, etkileyici bir anlatım aracı olmasının yanı sıra bezemeci yönünün de bulunması,
Tarihin en eski zamanlarında bile en yaygın sanat dallarından biri olmasına yol açmıştı.
Hem Doğu’da, hem de Batı’da çok eski çağlardan beri resim yapılageldi.
Sanat tarihçileri de resmin zaman içindeki gelişmesini ülkelere, dönemlere ve akımlara göre ayırarak incelediler, tekniklerine ve sanatçılarına ilişkin bilgiler verdiler.
Sanat tarihinde rastlanan ilk resim örnekleri duvar resimleridir (bak. duvar resmi).
Üst Paleolitik Çağdan (y. 4010 bin yıl önce) kalma mağara resimlerinden başlayarak bu gelenek
Eski Mısır’da ve Ege uygarlıklarında da kesintisiz sürmüştü; daha sonra Rönesans’ta Mısırın ilk devirleri(4 binyıl-M.Ö.16. yy)
Geç Minos ve Girit Kralı. Klasik mitolojide sertliği ve adalete saygısıyla ünlü Girit monarşisinin efsane kralı.
Adından ötürü bu monarşiye
Minoyen denmiştir.
Mutluluk demek olan Minos adı,
Firavun yada Ceasar gibi, belki de sadece hanedan ünvanıdır.
Dante Alighieri’nin İlahi Komedya ( Divina Commedia )’sında cehennemde yargıçlık yapan şeytana verdiği ad.
Dante Minos’a bu görevi veriyor.
Miken uygarlıklarında vazo resmi ortaya çıktı.
Bu dönemde çoğunda denizle ilişkili ögelerin işlendiği vazo resimleri en yetkin düzeye
Yunan uygarlığının kırmızı ve siyah figürlü vazolarında ulaştı (bak. kırmızı figür tekniği; siyah figür tekniği).
İÖ 500 dolaylarında vazo resminde
Eksekias ve Amasis Ressamı gibi ustalar ortaya çıktı.
Klasik dönemin sonlarına doğru İÖ y. 400’lerde vazo resminde bir gerileme başladı.
Duvar resmi ise sürekli yeni tekniklerin denendiği yeni bir evreye girdi.
Bu dönemde Apollodoros, Zeuxis, Apelles ve Parasios gibi ressamlar Yunan yapılarını bezeyen anıtsal duvar resimleri yaptılar.
Roma döneminde de Etrüsk geleneğinin bir devamı olarak özellikle mezarların resimlerle bezenmesi yaygındı.
Sonraları Pompei’de olduğu gibi evlerin duvarları da boydan boya öyküsel sahnelerin ele alındığı duvar resimleriyle bezendi.
Roma’da portre geleneği her ne kadar heykel sanatındaki ileri düzeye erişemediyse de, dönemin ünlü kişilerini betimleyen tek ya da grup portre resimleri yapıldı.
Erken Hristiyanlık döneminde resim sanatı ancak 2. yüzyılın sonlarına doğru gelişmeye başladı
Bu döneme ait örneklerin çoğu gene duvar resmi türündeydi. Genellikle dinsel konuların işlendiği bu resimlerle katakomplardan kiliselere kadar birçok yapı bezendi
. Duvar resminin yanı sıra ilk örneklerine
Roma döneminde rastlanan kitap resmi de özellikle dinsel metinleri bezeme amacıyla kullanıldı ve sürekliliğini Rönesans’a değin sürdürdü.
Bizans sanatında ortaya çıkan ikonlar Doğu Hristiyan sanatında kitap ve duvar resimleriyle birlikte bütün orta çağ boyunca varlığını korudu; özellikle
Rusya’da 15-17. yüzyıllar arasında Novgorod, Moskova ve Stroganov okulları Moskova okulu;
Novgorod okulu; Stroganov okulu) çevresinde gelişimini sürdürdü.
Avrupa’da Karanlık Çağlar sırasında sanatta genel bir gerileme izlendiyse de duvar resmi geleneği bütünüyle yok olmadı;
Ama ağırlık kitap resmine kaydı ve çok sayıda resimli İncil yapıldı.
Karolenj sanatı da kitap resimleri açısından önemli bir dönemdi. Charlemagne’ın kurduğu saray okulunda çok sayıda yazma üretildi.
11.yüzyılın ikinci yansında romanesk dönemle birlikte sanatta da yeni bir atılım görüldü (bak. romanesk sanat).
Romanesk yapıların duvarına resimler yapılıyor, birçok ülkede de dinsel konulu yazmalar resimlerle bezeniyordu.
12. yüzyılda Konstantinopolis’ten ( İstanbul) birçok yazma, ikon ve pano resmi Avrupa’ya taşındı; bu da süregelen Bizans sanatı etkisinin artmasına yol açtı.
Gotik dönemde Bizans etkileri sürerken,
13. yüzyılın ortalarında kitap bezeme, vitray, pano resmi ve freskte yeni bir anlayış kendini göstermeye başladı.
Giotto gibi İtalyan, Hubert ve Jan van Eyck, Hugo van der Goes ve Rogier van der Weyden gibi
Flaman ressamlar anıtsal yapıtlanyla geç gotik dönemin temsilcileri oldular.
Bu ressamların yapıtlarında henüz klasik öğeler yoksa da, Bizans geleneğine göre daha yumuşak ve gerçekçi bir üslup geliştirdikleri ve böylelikle
Rönesans sanatına bir temel hazırladıkları görülür.
Rönesans resmi insanı merkez noktasına alıp onu hem gerçekçi, hem de ideal güzelliği içinde göstermeye çalıştı.
Ama Rönesans’ı izleyen maniyerizm, klasik güzellik ideallerini bozdu, resimlere öznel bir gerilim, bir huzursuzluk duygusu katmaya yöneldi.
Rosso Fiorentino, Jacopo da Pontormo gibi
Floransalı sanatçılar bilinçli olarak Leonardo, Michelangelp ve Raffaello’nun uyumlu ve doğalcı tavırlarından uzaklaştılar.
Bu dönemde Kuzey ülkelerinde henüz Rönesans geleneği sürmekteydi. Almanya’da Rönesans ilkelerini ilk uygulayan sanatçılardan biri Albrecht Dürer’di.
Flandre’da bu üslubun en önemli temsilcisi Pieter Bruegel (Yaşlı) oldu.
Gerek Flandre, gerekse Felemenk’te maniyerizm, İtalyan sanatının özelliklerini yansıttı.
17. yüzyılda gelişen barok sanat, maniyerizmin aşırılığına bir tepki olarak yüksek Rönesans ilkelerine geri dönüştü.
Bu dönemde Carracci doğalcı üslubuyla, Caravaggio ise özellikle ton geçişlerinde uyguladığı yeniliklerle
(bak. Çaravaggioculuk sanatçıları ile Camille Corot’nun yapıtlarında buldu.
Manzara resmi de bu dönemde yetkin bir düzeye ulaştı.Batı’da modern sanat birçok uzman tarafından ) öne çıktılar.
Barok sanat İspanya ve Portekiz’de de El Greco ve Francisco Pacheco’nun sanatında ifadesini buldu.
Ribera, Caravaggioculuğu İspanya’da uygulayan ilk ressamdı. Flandre’da ise Rubens, İtalyan etkisinde bir barok sanatın temsilcisi oldu.
18. yüzyılın sonlarına doğru beliren yeniklasik üslup ise barok sonrası rokokonun aşın bezemeci yaklaşımına bir tepki olarak
Klasik sanatın yalınlığını yeğledi (bak. klasikçilik), klasik temaları çizgisel bir yaklaşımla ele aldı.
Yeniklasik akım yetkin düzeye Fransa’da çıktı; bu üsluba damgasını vuran sanatçı JacquesLouis David’di.
19. yüzyılda romantizm 18. yüzyılın materyalizmine karşı çıkarak duygusal bir bakış açısına yöneldi.
Bu dönemde edebiyat yapıtlarından kaynaklanan resimler yapıldı;
İngiltere’de William Blake ve OnRaffaellocular Fransa’da Eugene Delacroix bu akımın önde gelen temsilcileriydi.
Gene aynı sıralarda gelişen gerçekçilik, nesne ya da olguları gerçek yaşamda olduğu gibi anlatmayı amaçlamıştı;
Akımın en önemli temsilcisi Fransız Gustave Courbet’ydi.
Doğalcılık doğayı olduğu gibi betimleme eğilimiyle bir anlamda gerçekçiliğin uzantısı gibiydi.
En güzel ifadesini Fransa’da Barbizon okuluizlenimcilikle başlatılır. 1870’lerin ortalarında
Claude Monet ve arkadaşlarının geliştirdiği izlenimcilik, yüzyıllardır süregelen akademik tavra bir karşı çıkıştı
Anlık izlenimleri ışıltılı renklerle yansıtan bu akım 1880’lerde yeniizlenimciliğin divizyonizm tekniği ile yeni bir anlatım biçimine ulaştı.
Paul Signac ve Georges Seurat’nın geliştirdiği bu akımda renkler, bilimsel özellikleri çerçevesinde kullanıldı.
20. yüzyılın başlarında Fransa’da foyistler , Almanya’da da Die Brücke ve Der .Blaue Reiter sanatçıları 4ışayurumculuk
( Jf akımının en = önemli temsilcileri oldu.
Dışavurumcu resimlerde görece kaba fırça vuruşlan, sanatçıların duygularını dile getirme aracı olarak kullanıldı.
Kalın dış çizgiler, parlak renkler ve biçim bozmalar da bu akımın temel özellikleriydi.
20. yüzyıl akımlarının bir özelliği, ilkelerin genellikle tek tek sanatçıların atılımıyla belirlenmesi
VJ; ardından, bir grubu sürüklemesiycli. Örneğin kübizm Picasso ve Braque’ın nesneleri parçalayıp sonradan bir araya getirme denemelerinin bir sonucuydu.
Pürizm mimar Le Corbusier ve Amedeo Ozenfant’m,
Gelecekçilik Marinetti’nin,
Dadacılık Marcel Duchamp’ in,
Gerçeküstücülük de yazar Andre Breton’un
Çevresinde toplanan sanatçılar tarafından geliştirilmişti.
1910’ların ortalarında Rusya’da ortaya çıkan ışıncılık, yapımcılık ve süprematizm akımlarıyla, aynı yıllarda Mondrian’m geliştirdiği öğecilik
20. yüzyılın ilk salt soyut akımları oldu.
1.Dünya Savaşı yıllarında Fransa’nın işgali, resim merkezinin Paris’ten New York’a kaymasına yol açtı.
Savaş dolayısıyla Avrupa’yı terk eden birçok öncü sanatçı ABD’ye yerleşti ve 1940’ların ortalarında
New York’ta soyut Dışavurumculuk|dışavurumculuğun oluşmasına katkıda bulundu.
1960’larda ve 1970’lerde ABD’de gelişen renk alanı resmi, hareketli soyut, pop sanat,
Foto gerçekçilik pop sanat ve minimal sanat gibi akımlar, temelde soyut dışavurumculuktan etkilenmiş,
Onun ilke ve tekniklerinden yararlanarak kendi özgün anlatımlarını geliştirmişlerdi.
1970’lerde kavramsal sanat ortaya çıktı.
‘Sanat yapıtının somut bir ürün olmadığını,
“kavramlar”dan kaynaklandığını savunan bu akım, gerek ABD’de, gerekse Avrupa’da birçok yandaş buldu ve farklı anlatım biçimleriyle etkisini 1980’ler boyunca sürdürdü.
İlk belirtileri 1970’lerde görülen “yeni figürasyon” ise kavramsal ya da soyut yerine dışavurumcu öğelerin ağır bastığı figüratif bir eğilimdi.
Eğilimlerin çok çeşitlendiği 1970’lerin ve 1980’lerin en göze çarpan niteliği, neredeyse her ressamın kendi başına bir akımın temsilcisi haline gelmesi oldu.
Antik Yunanlıların daha ziyade kimya ve tıp konusuna aşırı merak duymaları nedeniyle,
Bazı kitaplar onların yaptıkları bir karışım sonucu yağlı boyayı bulduklarını söylemektedir.
Nitekim yaraları tedavi etmekte kullandıkları bitkisel yağlara boya ve vernik katarak yaptıkları resimlerde,
Renklerin daha kalıcı ve parlak görünmesini sağlamışlar ve bu yöntemle çok sayıda örnek sergilemişlerdir.
Bugünkü Belçika'nın Liege şehri yakınlarında Maseyck kasabası sakinlerinden olup 1370 ile 1426 yılları arasında Hubert, 1390 ile 1441 yılları arasında yaşayan
Jan adıyla bilinen Flaman asıllı Van Eyck kardeşler, yaptıkları bütün yağlı boya resimlerde, i
İkin Yunanlılar tarafından denenmiş olduğunu söyledikleri bu yöntemi kullanmışlardır.
yaklaşık 2000 yıldan fazla süredir devam eden bir gelenekseli yıkarak,
İpek parşömen ya da kağıt üzerine mürekkep veya sulu boyayla yapılmış resim örneklerinden oluşmaktadır.
Bu konuda Çinlilere ait ilk resim örneği, M.Ö. 206 yılından M.S. 9'uncu yüzyıla kadar
Çin'de hüküm sürmüş Batı Han Hanedanının döneminde, mezar taşlarının üzerine yapılmış kabartma resimlerde görülmüştür.
Mawangdui Banner olarak bilinen bu resimlerin örnekleri, halen Hunan Müzesinde sergilenmektedir.
Yağlı boyanın ilk örnekleri ise, M.S. 1644-1911 yılları arasında
Çin'de hüküm Süren Qing Hanedanı zamanında, imparatorluk sarayında görev yapan
Cizvit rahipleri tarafından yapılmıştır, ancak bir yenilik olarak kabul edilmemiştir.
Tarihteki İlk Fresk Sanatı
Fresk sanatı, alçı ya da kirecin dövülüp sulandırılmasıyla elde edilen harcın uygulanmasıyla ortaya çıkan bir kabartma resim türüdür.
Üzeri daha sonra boyanarak yapılan bu sanatın diğerlerinden en önemli farkı, çok daha dayanıklı olmasıdır.
İlk Fresk resim M.Ö. 1700-1400 yılları arasında
Cirit adasında hüküm sürmüş Kral Minos'un sarayında görülmüş olup, bu sanatın en muhteşem örneği;
Roma'daki Şistine Chapel'in tavanındaki İtalyan Rönesansı'nın öncüsü kabul edilen ünlü heykeltıraş ve ressam Michelangelo'nun olağanüstü çalışmasıdır.
Bilinen İlk Mozaik sanatı
Mozaik sanatına ait ilk örneklere ise, bugünkü Irak'ta eski dönemlerde Uruk, günümüzdeki adıyla
Warka olarak bilinen böl gede, üçüncü yüzyılda rastlanmış olup, binaların dış cepheleri üzerine pişmiş tuğladan yapılmış koni biçiminde süslemelerden oluşmaktadır.
Binanın süslü görünmesinin yanı sıra, asıl amaç duvarlarını pekiştirip, güneş ve şiddetli rüzgara karşı daha dayanıklı kılmaktır.
Kırmızı, beyaz ve siyah koniler şeklindeki bu süslemeler, genellikle geometrik şekilleri içermektedir.
Tarihteki İlk Çakıl Mozaik
Çakıl Mozaik, ilk örneğine sekizinci yüzyılda bugünkü
Türkiye'deki Ankara şehri civarında rastlanmış ve giderek yaygınlaşmış bir sanat olup,
Binanın duvarlarını sağlamlaştırma amacı taşımaktadır.
lk örneklerine yoğun şekilde duvarlarda rastlanmasının yanı sıra,
M.Ö. Beşinci yüzyıldan itibaren genellikle zeminde kullanmaya başladıkları görülmektedir, bu bağlamda bugün üzerinde gezindiğimiz mozaik taşların yaratıcısı olan
Yunanlıların bu sanatına ait en mükemmel örnekleri, günümüze dek korunmuş olan
Sicilya adasındaki Motya Morgantine'de bulunmaktadır.
Sulawesi Adası’nda keşfedilen 4.5 metre boyundaki mağara resminde, ilk insanlar tarafından mızrak ve halata benzer aletlerle kovalanan, koyu kırmızı bir renkle çizilmiş vahşi hayvanlar görünüyor.
PALEOLİTİK DÖNEME AİT
Avustralya’nın Griffith Üniversitesi’nden bir ekip,
“Bu av sahnesi bildiğimiz kadarıyla hikâye anlatıcılığının en eski resimsel kaydı ve dünyadaki en eski simgesel sanat eseri” yorumunu yaptı.
Resmin en az 43 bin 900 yıl önce Üst Paleolitik dönemde yapıldığını tespit edildi.
Sulawesi’de en az 242 mağara bulunduğuna dikkat çeken uzmanlar yeni keşiflerin yapılabileceğini belirtti
1. PABLO PICASSO, İSPANYA, (1881-1973)
Picasso, sadece resim alanında değil, tüm sanat tarihinin en etkili birkaç isminden biridir.
Onun eserleri devrim etkisi yaratmıştır. Kübizm akımının en önde gelen temsilcisidir.
Resmin dışında heykel, seramik ve baskı alanında da yapıtlar vermiştir.
Mona Lisa" ve "Son Akşam Yemeği"dir, fakat Da Vinci bundan çok daha fazlasına sahiptir...
2. VINCENT VAN GOGH, HOLLANDA, (1853-1890)
Van Gogh, yaşadığı dönemde maddî manevî büyük sıkıntılar çekmiş olmasına karşın,
Bugün dünyanın en çok tanınan ve yapıtları en pahalı olan ressamlarından biridir.
Yakın arkadaşı Gauguin ile girdiği tartışmanın ardından kulağını kesmiş, akıl hastanesine yatırılmış;
İki yıl sonra ise intihar ederek hayatına son vermiştir.
Başlangıçta koyu ve kasvetli renklerle çalışan Van Gogh,
Daha sonra özellikle sarı olmak üzere canlı renkler kullanmaya başlamıştır.
Kimileri sarı renge olan düşkünlüğünü de ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklarına bağlamıştır. 20. yüzyıl sanatını önemli ölçüde etkilemiştir.
3. PAUL CÉZANNE, FRANSA, (1839-1906)
"Cézanne hepimizin babasıdır."
Bu alıntıyı Picasso'nun mu Matisse'nin mi söylediği bilinmese de Cézanne,
Kübizme giden kapıyı aralamış ve özgün bir resim biçimi oluşturarak kendisinden sonra gelen birçok ressamı etkilemiştir.
4. MICHELANGELO, İTALYA, (1475-1564)
Bazı okurlar, Michelangelo'nun 8. sırada olmasına şaşırabilirler.
Tüm sanat tarihinin en önemli iki-üç isminden biri olsa da sanatçı esas ününü heykeltıraş olarak yaptığı eserlere borçludur.
Yine de onun Sistine Chapel'indeki freskleri, resim sanatındaki ustalığını da gösterir niteliktedir.
5. CLAUDE MONET, FRANSA, (1840-1926)
Monet'in sanat tarihine katkıları kimilerince görmezden gelinse de özellikle gün ışığının nesneler üzerindeki etkisini göstermekteki ustalığı,
20. yüzyıl resim sanatının gelişiminde büyük rol oynamıştır.
6. CARAVAGGIO, İTALYA, (1571-1610)
Yaşadığı dönemde yeteri kadar değer görmemiş,
hakkı yenmiş, karanlık, kasvetli, sert ve şiddet dolu tasvirleriyle nev-i şahsına münhasır resimler meydana getiren dâhi İtalyan ressam
Caravaggio, "Barok resmin babası" olarak görülür.
7. JOSEPH MALLORD WILLIAM TURNER, İNGİLTERE, (1775-1851)
Batı sanatı tarihinde manzara resminin en büyük üstadı olarak kabul edilen
William Turner, başlangıçta akademik kabul edilen tarzını git gide serbest bir hâle getirmiştir.
8. PAUL GAUGUIN, FRANSA, (1848-1903)
Bir dönem Van Gogh'un yakın arkadaşı olan Gauguin,
Batı resminin en heyecan verici figürlerindendir.
Panama ve Tahiti gibi ülkelerde yaşaması neticesinde egzotik ülkelerin yaşamını sanatına yansıtan
Gauguin, kendisinden sonra gelen birçok sanatçıya ilham vermiştir.
9. FRANCISCO DE GOYA, İSPANYA, (1746-1828)
Goya kendi yaşadığı çağda rakipsiz olan gizemli, dindar, tanımlanması ve anlaşılması çok zor olan bir ressamdır.
Sanat tarihindeki en girift ressamlardan biridir
. Sanatı hayatı boyunca erotizm örneklerinden dehşet örneklerine çok farklı tarzda yapıtlar verdi.
Hem yağlı boya hem gravür hem de fresk ressamı olarak önemli eserler üretti ve hayatı süresince sürekli değişti, gelişti...
İspanya'da geçiren, kendi çağının en özgün ve etkileyeci ressamlarından biri olan
El Greco, kendisinden 300 yıl sonra Empresyonist ressamları etkilemeyi başardı.
Kişiliği ve eserleri Rainer Maria Rilke ve Nikos Kazancakis gibi edebiyatçılara ilham kaynağı olmuştur.
10. TITIAN, İTALYA, (1488/1490 - 1576)
Titian, kendi zamanında Venedik sanatının önde gelen temsilcilerindendi.
Mitolojik olay ve kahramanları ustaca kullanmaktaki başarısı ile tanındı.
11. ANDY WARHOL, ABD, (1928-1987)
Pop-art'ın ikonik karakteri, hakkında birçok tartışma ve polemik üretilen
Andy Warhol çağdaş sanatı etkileyen en önemli figürlerin başında gelmektedir.
12. GUSTAV KLIMT, AVUSTURYA, (1862-1918)
Çalışmaları ile modernizm ve sembolizm arasında yer alan
Klimt, endüstriyel sanatın ve geometrik soyutlamaların öncülerinden oldu.
13. FRIDA KAHLO, MEKSİKA, (1907-1954)
Frida Kahlo, Latin Amerika Sanatının en önemli temsilcilerinden biridir.
Geçirdiği otobüs kazası hem hayatını hem de sanatını derinden etkilemiştir.
Hasta yatağında çizdiği oto portreleri resminde çok önemli bir yer tutar.
14. HIERONYMUS BOSCH, HOLLANDA (1450-1516)
Son derece dindar bir ressam olan Bosch, yaptığı tüm eserlerini temelde didaktik, ahlâk dersi veren edayla yaptı.
Yaşadığı dönemde ün kazandı ve birçok soylunun resmini yaptı. Rönesansın kuzeydeki önemli temsilcilerinden biri kabul edilir.
Görselde de ressamın "gizli" oto portresini görüyoruz...
Bilmeniz Gereken
16
Türk
Ressam ve Tabloları
1.
Hoca Ali Rıza
(1858 – 1930)
Göl Kenarı
Hoca Ali Rıza, Türk resminde manzara resmi yapan ilk ressam değildir
Ama saray bahçelerinden çıkıp bir empresyonist gibi kırlarda ve sahillerde resim yapan ilk Türk ressamıdır.
Ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi onun üslubunu farklı kılan noktalardır. Resimde şiirsel bir üslup vardır.
Bu resimde olduğu gibi tüm manzara resimlerinde maviler ve yeşiller ağırlıktadır. Resimlerinde figürü boyut belirleyici olarak kullanır.
Hoca Ali Rıza, hiç Avrupa’ya gitmemiş olmasına ve empresyonizmi görmemesine karşın resmine batılı bir tarz katmıştır.
2.
Şeker Ahmet Paşa
(1841 – 1907)
Narlar ve Ayvalar
Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi, birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon resmin en dikkat çekici özelliğidir.
Ayrıca, resmin gerçekçi duruşu, renklerin birbiriyle uyumunda önemlidir.
Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki renk zenginliği, doğadaki gerçekliği verme kaygısı,
Onu doğa lirizmi diyebileceğimiz bir üsluba yaklaştırdı.
Paris’te Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressamıdır.
Resimlerinde değişik bir perspektif anlayışı vardır. Daha çok natürmort resimleri ile bilinir.
3.
Osman Hamdi Bey
(1842 – 1910)
Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)
Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 1906 ve 1907 olmak üzere iki farklı versiyonu vardır.
Bu yazıda gördüğünüz 1906 versiyonudur.
İki versiyon arasındaki temel fark, 1906 versiyonunda 5, 1907 versiyonunda 6 kaplumbağa olmasıdır.
Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde,
Geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır.
Kaplumbağaların esin kaynağının,
Lale Devrindeki Sadabad eğlenceleri sırasında, hava karardıktan sonra sırtlarına mum dikilerek serbest bırakılan kaplumbağalar olduğu öne sürülmüştür.
Bu yoruma göre,
Sanay-i Nefise,
Asar-ı Atika Müzesi,
Uyun-u Umumiye
Gibi birçok kurumu kurmak ve yönetmek görevini üstlenen
Osman Hamdi Bey,
Tabloda kendini terbiyeci, kendi iş yapış biçimine uyum gösteremeyen astlarını ise yemeğe ulaşmaya çalışan kaplumbağalar olarak göstererek,
Onları hicvetmektedir.
Başka yorumlara göre, düşünceli biçimde dikilen adam, sabır gerektiren zor bir iş olan kaplumbağaları terbiye etme işini,
Elindeki ney ve sırtındaki nakkareyi çalarak başarmayı ummaktadır.
Bu yoruma göre de terbiyeci Osman Hamdi Bey’in kendisidir.
Terbiyecinin zorlu işi elindeki müzik aletleriyle halletmeye çalışması,
Osman Hamdi Bey’in de değişime direnen bir toplumu sanat yoluyla çağdaş seviyeye getirmeye çalıştığını,
Bu yüzden sanat okulu ve müze açma girişiminde bulunduğunu vurgular.
4.
İbrahim Çallı
(1882 – 1960)
Üsküdar
Ressam Roben Efendi’den de resim dersleri alan Çallı,
Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin
Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.
Türk resminde, İbrahim Çallı ve arkadaşları,
“1914 Kuşağı Türk Ressamları”,
“Türk İzlenimcileri” ve
“Çallı Kuşağı”
Olarak anılırlar.
Çallı, resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girilmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur.